| Bayram YILMAZ'ın İdarecinin Sesi Dergisinde Aralık ayında yayınlanan yazısını sitemiz de de yayınlıyoruz. MÜSPET DÜŞÜNEBİLMEK Eğitimci bir arkadaş yıllar önce “insan 40 yaşından sonra başkalarını, çevresini çok daha fazla düşünmeye başlıyor; memleket için, hemşerileri için, millet için daha faydalı olabilmeyi arzuluyor” demişti. Bunu söylerken kendisi 40 yaşını geçmişti. Görev yaptığı okulunu güzelleştirmek için, öğrencilerinin başarısı için olağanüstü gayret gösteriyor; çevresinde olan bitenlere kafa yoruyor, fikirler üretiyor, var olan ve muhtemel sorunlara pratik ve mantıklı çözümler bulmaya çalışıyordu. Bu fikirlerini de çevresindekilerle zaman zaman paylaşıyordu. O arkadaşın söylediklerindeki espriyi şimdi daha iyi anlayabiliyorum. “Kemale ermek” dedikleri bu olsa gerek. Milletin hizmetinde bulunan Kemale Ermiş olanların hoşgörüsüne sığınarak, memlekete ve insanımıza dair âcizane bazı düşünce ve tespitlerimi aktarmak istiyorum. Aşk ağlatır, dert söyletir… Normal şartlar altında beklenmeyen insan ve grup davranışlarıyla ve olaylarla karşılaştığımızda hayrete düşmeden, çoğu zaman da üzülmeden edemiyor, bazen de kızdığımız oluyordur. Bu durumda “Aşk ağlatır, dert söyletir”diyor, bazen de alıyoruz kağıdı kalemi elimize. Yüzme dediğin ne ki! Görev yaptığım illerin birinde, yaz aylarında bir hafta sonu Valimiz ve birkaç Meslektaşımız ile birlikte il sınırları içerisindeki bir baraj kenarına gitmiştik. Barajın bulunduğumuz kısmında deniz kenarını aratmayacak bir kumsal oluşmuştu. Sahilde 9 - 10 vatandaş vardı; hiçbiri bizi tanımıyordu, kendimizi de tanıtmadık. Selamlaşmadan sonra Valimiz “içinizde iyi yüzebilen var mı, kendine güvenen varsa karşı tarafa kadar yüzelim, yarışalım bakalım, sizi geçebilir miyim?” deyince daha genç olanlardan 2 kişi yüzebileceklerini söylediler. Bulunduğumuz yerden barajın karşı yakası yaklaşık 500 m kadardı; yani yüzme mesafesi gidiş geliş 1 km idi. Valimiz dahil üç yüzücü yüzmeye başladılar. Yüzücüler yoluna devam ededursunlar sahilde duran bizim hemşeriler başladılar yorumlarına; -Mümkün değil, başaramazlar canım… -Ben söyleyeyim size, yüzemezler, karşı taraf gitmek gelmek şöyle dursun, yarısını bile gidemezler, şimdi dönerler geri… -Aha şimdi boğulurlar… -Bu adam da nereden çıktı ki… -Gidecekler pisipisine, yazık olacak, zaten suyun da akıntılı yeri… -Ula hemşerim deli misiniz…Hey geri dönün looo”… vesaire vesaire… Ümitsizliğin, güvensizliğin, olumsuzluğun, negatifliğin bini bir para. Biri bırakıyor öbürü alıyor, hem de daha yüksek sesle, daha etkili cümlelerle. İçlerinden hiçbiri; “Helal olsun gençlere, haydi aslanlarım yüzebilirsiniz, başarabilirsiniz; bir ne demek iki defa hatta üç defa da yüzerler; Allah yardımcınız olsun...” demiyor, diyemiyor, herkes negatif düşünüyor, bizden birilerinin başarabileceğine inanmıyorlar… Suç o vatandaşlarda değil, çünkü öyle görmüş, öyle yetiştirilmişler. Gelelim Valimize ve iki gence. Üçü de aslanlar gibi karşı tarafa yüzerek gitti geldiler, hem de neredeyse hiç dinlenmeden. Tabi ki finalde alkışlar, başlangıçtakinin tersine ambalajı açılmamış övgüler, övgüler… Valimiz de ilin Valisi olduğunu söyleyince işin rengi iyice değişti. Koyu bir sohbet başladı. Ben ve diğer meslektaşlarımız yüzücüler suda iken sahildeki yorumcularla beklediğimiz için bütün yorumlarını duyduk tabi ki. Bunu bildikleri için, iki de bir hatırlıyor olsalar gerek ki mahcup bir şekilde bize bakıp duruyorlardı; biz de olumsuz, güvensiz, negatif sözleri bir anda unuttuk; kulağa da, kalbe de, mantığa da daha hoş gelen güven verici, olumlu sözleri, alkışları ve övgüleri Valimiz, iki genç Hemşerimiz, kendimiz ve Milletimiz adına yudum yudum aldık kabul ettik. Valimizin ve iki gencin davranışı, cesareti, kendilerine olan güvenleri ve başarıları orada bulunanların hepsini etkiledi. Sonunda hepsinin dudaklarından “Hepimiz yüzeriz canım, bizim köyün hepsi yüzer, hem de 7’den 70’e…” sözleri döküldü. Kalkma zamanı geldi, vedalaştık oradan ayrıldık. Bu hususta sayısız misaller vermek mümkün. Görev yaptığım ilçenin önemli turizm merkezlerinden biri olan, ilçeye 45 km mesafedeki bir yaylanın, onlarca köy tarafından da kullanılan yolunu 2007 yılı KÖYDES Projesi kapsamında asfalt yapmaya karar verdiğimizde; - “Her türlü iddiaya varım mümkün değil… Yapamazsınız, başaramazsınız… Yapın da görelim… Yıllarca yapılamamış, size mi kalmış bunu başarmak…” gibi sayısız negatif düşünce ve ümitsiz, güvensiz insanla karşılaştık. Anadolu’da bu duruma “Hasetlik” veya “Hasatlık” derler. Ama bu işin olacağına inanmış birkaç mesai arkadaşımla birlikte yayla yolunun asfalt işini özel sektöre ihale ederek zamanında yapılmasını sağladık; bu başarı da bize öncekilerin söylediklerini unutturdu. Kim doğru söylüyor? Görev yaptığım ilçelerin birinde bir kış başlangıcında, kar’dan kapanan yolları açmak üzere gönderdiğimiz iki Greyderin çalışmalarını yerinde görmek ve bölgedeki Vatandaşlarla görüşmek üzere, Şoförümle birlikte gittiğimiz güzergâhtaki bir yola yamaçlardan taş parçaları gelmiş olduğunu görerek durup taşları aldık. Yalnız yolun tam ortasına düşmüş olan 30-35 cm çapındaki bir taşı “Bakalım biri alacak mı” diye özellikle almadık, yolda bıraktık. Yaklaşık 2,5 saat sonra aynı yoldan geri dönerken içimden hep “O taşı duyarlı bir Vatandaş almıştır mutlaka” dedim ama maalesef bu süre içerisinde yoldan geçen 20 – 25 araçtan tek bir duyarlı Vatandaşın çıkıp da o taşı almadığını gördük. Bu kadar mı duyarsız olduk, bu kadar mı tembel olduk, bu kadar mı vurdum duymaz olduk diye üzüldüm ve o taşı tekrar kendimiz yoldan alarak kenara attık. Derler ki; olumlu veya olumsuz olaylar ve gelişmeler karşısında insanın aklına ilk gelen insani ve rahmani fısıltıdır; iyiliği emreder, kötülükten sakınmayı öğütler, güzelliği, merhameti fısıldar, müspet düşünmeyi, aynı yönde karar almayı ve davranmayı öğütler. Ancak birkaç saniye sonra başka bir fısıltı “sakın yapma, ilgilenme, yardım etme, sana ne, sana mı kalmış, memleketi sen mi kurtaracaksın” der; işte bu ses de şeytani fısıltıdır; kötülüğü, olumsuzluğu, bozgunculuğu, fitneyi, kıskançlığı, bana neciliği fısıldar. Aslında baraj kenarındaki vatandaşlar da, asfalt konusunda yorum yapan değerli hemşerilerimiz de ilk anda iyimser düşünüyorlar, işlerin başarılabileceğini biliyorlar da bir türlü bunu dile getiremiyorlar. Yoldaki taşı oradan geçen araçlardaki Vatandaşların hepsi de görüyor, taşın alınması gerektiğini de ilk anda düşünüyor, ancak başka bir ses “Boş ver, biri alır, sana mı kalmış” diyor ve araçlar durmadan yola devam ediyor. Akıllı, iradesi güçlü, medeni ve insani yönü ağır basan, kişiliği gelişmiş, onurlu insanların ilk fısıltıya kulak vermeleri gerektiği ifade edilir ve beklenir. Hasetlik neye yarar?
Negatif düşünceye sahip, hasetlik içindeki insanın kendine ve çevresindekilere güveni yoktur. Bu güvensizlik sevgisizliği, sevgisizlik bezginliği, bezginlik tembelliği, tembellik çalışmamayı, çalışmamak üretmemeyi, üretmemek muhtaçlığı, muhtaçlık acizliği, acizlik dilenciliği, dilencilik hayasızlığı, hayasızlık insani değerlere ihaneti, ihanet yıkımı, yıkım da mutsuzluğu getirir. Bu zincirin herhangi bir halkasında mutlaka müdahale edilmeli; kişi de, aile de, toplum da, ülke de hasedin sebep olduğu mutsuzluktan, yıkımdan kurtarılmalıdır. Çünkü haset, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün güzellikleri yer tüketir. Müspet düşünce yapısına sahip, iyiliksever insan da kendine ve çevresindekilere güvenir. Bu güven sevgiyi, sevgi sorumluluğu, sorumluluk cesareti, cesaret çalışmayı, çalışmak üretmeyi, üretmek varlığı, varlık gücü, güç verebilmeyi, verebilmek erdemliliği, erdem sadakati, sadakat istikrarı, istikrar da mutluluğu getirir. Bu durumun birey hayatında da, aile hayatında da, milletlerin hayatında da, devletler için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Victor Hugo “Bedeni iyileştirmek için önce yüreği iyileştirmek gerekir” diyor. Beden ve ruh sağlığını iyileştirmek isteyen herkes ilk önce olumlu düşünmeyi öğrenmelidir. Bir de “Hayır dile komşuna, hayır gele başına derler”. Devamlı mutlu olmak istiyorsak iyiliksever olmak, yapıcı düşünmek durumundayız.
Ah o uzaylılar, onlar olmasa var ya ..! Neden negatif düşünürüz? Neden mızıkçılık yaparız? Neden hasetlik yaparız? Neden insanımızı beğenmeyiz, onlara neden itibar etmeyiz? Neden yapılan işleri beğenmez, mutlaka bir hata ararız? Neden birbirimize güvenmeyiz? Neden bardağın hep boş kısmını görürüz de dolu kısmını göremeyiz? Neden hatayı kendimizde değil de hep başkalarında ararız? En önemlisi de neden sorunlarımızı kendimiz çözmeye çalışmayız da hep bir kurtarıcı bekleriz? Neden geri kalmışlığımızın, eğitimsizliğimizin, cahilliğimizin, sorunlarımızın müsebbibinin Amerikalılar, Avrupalılar, Uzaylılar, bilmem kimler olduğunu düşünür, suçu hep yabancılara atarız. “Ah o dış düşmanlar var ya” der işin kolayına kaçarız. -Onlar olmasa var ya, biz neler yaparız; hep onlar bize engel oluyor; bizi istemiyorlar canım!... Hatalı ne dağlar taşlar, ne dış düşmanlar, ne de uzaylılar. Hatalı, yıllarca milletin idaresine talip olmuş olanlar; yıllarca milletin umutlarını, zamanını çalmış olanlar; kendi beceriksizlerini unutturmak, ört-bas etmek için dikkatleri başka yöne çekip, başkalarını suçlayanlar; velhasıl milleti aldatanlar. Bizi sevmeyen, her fırsatta her yönden bizi yıpratmaya çalışan, sonra da yüzümüze bakarak sırıtan Amerikalısı da, Avrupalısı da, bilmem nerelisi de güçlü olabilirsek önümüzde diz çökecektir eminim. Bizim ipleri de bir deneyin bakalım… Ne zaman, nasıl yerleşti bu söz dilimize bilemem ama “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” derken bizim iplere ayıp etmiyor muyuz? Bizim 70-80 kiloyu taşıyabilecek sağlamlıkta ipimiz, halatımız, urganımız yok mu yani? Bizim milletimize ait olmadığını düşündüğüm şu olumsuz sözlere bakalım; “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır” derken de, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” derken de farkında olmadan bana ne, bana mı kaldı dürüstlük demiyor muyuz? Çalışmamayı, mücadele etmemeyi, tembelliği tercih etmiyor muyuz? Bir gün o yılanın bizi de zehirleyebileceğine neden ihtimal vermiyoruz? Tembellik ederek bedava, acı sirke içeceğimize, çalışarak emek vererek helalinden bal yemek için neden gayret etmeyiz? Neden çalışmaya, üretmeye gelince tembelliği, işin kolayını seçeriz de yemeye, paylaşmaya gelince “İş olursa sıvış, aş olursa iliş” diyerek hak iddia ederiz? Neden “Üzümünü ye bağını sorma” derken yediğimizin içtiğimizin nerden geldiğini, kime ait olduğunu, hakkımız olup olmadığını sormayız? Neden çalışıp başkalarına muhtaç olmadan onurumuzla yaşamak için çalışmayız; kalkınmayı, büyümeyi düşünmeyiz de “Ayağını yorganına göre uzat” diyerek aç açık gezmeye devam ederiz? Gelişmeler ümit verici Kendimize de milletimize de bir güvenebilsek, bir inanabilsek, neler başarmayız neler. Son yıllarda yaşanan güzel gelişmeler karamsar tabloyu yok etmeye, ümitlerimizi tomurcuklandırmaya, bu Milletin fertlerine “vatandaş olmanın hazzını tattırmaya” başlamıştır. Çalışınca, gayret edince neleri başarabildiğimize bir bakalım; işte bazıları: -Enflasyon yıllık üç haneli rakamlardan tek haneli rakamlara düşmedi mi? -Paramızdan üç sıfır silindi; torbalarla para taşımaktan, diğer ülkelere karşı utanmaktan kurtulmadık mı? Paramız değer kazanmadı mı? -Dolar ve Euro, yani yabancı matbaadan çıkmış renkli kâğıtlar yatırım aracı olmaktan çıkmadı mı? -Faizler yıllık üç haneli rakamlardan nerdeyse tek haneli rakamlara inmedi mi? -Euro-vizyon şarkı yarışmasında birincilik almadık mı? -2002 Dünya Futbol Şampiyonasında üçüncü olmadık mı? -Birkaç yabancı futbolcu oynamış olsa da takımda Galatasarayımız UEFA Şampiyonu olmadı mı? -F-16’lar konusundaki başarılarımız… -Sanayide, özellikle otomotiv sektöründeki başarılarımız… -Yarım kalmış yatırımların tamamlanması… -Bölünmüş yollar konusundaki hayal edilemez başarılar… -KÖYDES sayesinde el değmemiş köy yolu kalmaması; yüz yıldır yapılamayanların üç yılda yapılması… -Milletin yeniden vatandaş olmanın, keşfedilmenin onurunu yaşamaya başlaması… -Köy okullarının bilgisayarla, internetle tanışması… -Her il’de Üniversite… -Milleti adam yerine koyan, onun dertleriyle dertlenen, onun değerlerine saygı duyan, milleti korkularından kurtarmaya çalışan, olumlu düşünebilen her seviyedeki dürüst, özgürlükçü idarecilerimizin sayısındaki artış…vs…vs. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovmayalım artık!
On binlerce vatan evladının canına mal olan, on binlerce ocak söndüren, ciğerlerimizi maalesef yakmaya devam eden PKK terör olaylarının çıkış nedenlerinin bilimsel, sosyolojik ve idari yönden bugüne kadar ciddi bir şekilde, tam olarak araştırılmadığını düşünüyorum zaman zaman. “Kendine yer beğen”, “Sürdürürüm ha”…diyerek 1980 öncesi yıllarca Güneydoğuya, Doğuya sürdüğümüz küskün idarecilerin, bazen de hırsız ve tembellerin işlerle ilgilenmemesi, vatandaşla arasına duvarlar örmesi ve ilgisizliğinden yararlanan birilerinin araya girerek tertemiz halkımızı etkilemesi ve kandırmasının PKK terörünün çıkış sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemiyorum. Neden o güzel İllerimizi, ilçelerimizi sürgünlük yerler olarak düşündük? Hakkari de Şırnak da bizim canımızdır, ciğerimizdir; pırıl pırıl vatandaşlarımızın yaşadığı vatan toprağıdır; hizmete de her şeyin en güzeline de layıktır. Keşke doğru söyleyenleri kovmasaydık da söyledikleri doğrulardan ders ve ibret alabilseydik. Milletin her ferdi değerlidir. Bu ülkenin her şehrinde, Hakkari’den İstanbul’a, Van’dan İzmir’e, Muğla’dan Kars’a kadar her köşesinde yaşayan her Türk Vatandaşı değerlidir, hepsi Birinci Sınıf Vatandaştır; hepsi bu ülkeyi de milletimizi de sever ve hepsinin özünde paha biçilmez bir cevher gizlidir. Ülkeyi ve milleti idare edenler neden bu cevheri keşfetmekte geç kaldı, neden zamanında işleyemedi? Örgüt, bölgenin geri kalmışlığından, eğitimsizlikten nemalanıyordu; son dönemde yaşanan güzel gelişmeler bu durumu tersine çevirmeye başlamıştır. Bölge insanı boş lafla bir yere varılamadığını, tereddütte olanlar da haklarını gerçekte kimin savunduğunu görmeye başlamıştır. Bu örgütün sonu demektir, zaten göstergeler misyonunu tamamlandığı yönündedir. Eğitim seferberliği Millete güveneceğiz, ona ve onun değerlerine saygı duyacağız; yani müspet düşüneceğiz, müspet davranacağız. Bir bardak suda fırtına koparmaktan, öküzün altında buzağı aramaktan vazgeçeceğiz. Milleti adam yerine koyacağız; ama her şeyden önce onu doğru eğiteceğiz. Bunun için acil olarak bir eğitim seferberliği başlatılmalı, acilen bir eğitim şurası toplanmalı, “Müspet düşünmenin önemi, bunun hızlı ve pratik öğretilme teknikleri, kararlara ve davranışlara yansıtılması, beklenen sonuçları” konusunda bir milli politika belirlenmeli ve kararlılıkla hayata geçirilmelidir. Ailede eğitim, sokakta eğitim, okulda, camide, köyde, kahvede, pazarda, televizyonda, radyoda, gazetede, otobüste, trende, uçakta, fabrikada, tarlada, her yerde eğitim… Sadece laf olsun eğitimi değil, mutlaka ve kesinlikle “Doğru Eğitim”. Ne öğretilmeli? Önce sabırlı olmayı öğrenmeliyiz. “İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir. İyiliğe karşı iyilik etmek satın aldığın bir şeyin parasını vermeye benzer” derler. Kötülüğe karşı kötülük karşı tarafın amacına hizmet etmektir. İyiliğe karşı iyilik etmemek hırsızlıktır. İyiliğe karşı kötülük etmek ise cezalandırmadır, alçaklıktır, ihanettir. Dürüstlüğü, iyiliği öğretmeliyiz; erinmeden, üşenmeden, kararlı bir şekilde, sabırlı bir şekilde, dürüst bir şekilde çalışmayı öğretmeliyiz. Cenap ŞAHABETTİN “Kusurumuz ne kadar çoksa, o kadar kusur ararız” diyor. Hoşgörüyü, insana saygıyı da öğretmeliyiz. Başkalarını suçlamamayı öğretmeliyiz. Demokratik değerleri, yapıcı eleştiri yapmayı öğretmeliyiz. Bir kurtarıcı beklememeyi öğretmeliyiz. Bu memleketin bizim olduğunu, milletin de bizim milletimiz olduğunu öğretmeliyiz. Hasetliğin mutsuzluk getirdiğini, iyilikseverliğin de mutluluk getirdiğini anlatmalıyız. Kendimiz için istediğimiz güzelliklerin benzerini başkaları için de istemeyi, onlara da layık görmeyi öğrenmeliyiz. “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına” diye bir söz var ya; çevremizde olan bitenlere bakarak, aklımızla, tecrübemizle, geçmişte yaşananlardan da ibret alarak “Her ikisinin de can yaktığını”, “Ne kendimize iğne ne de başkasına çuvaldız batırmaya gerek olmadığını” artık anlamalıyız. Avarenin arkadaşı şeytandır; Şeytan insanı kötülüğe, tembelliğe, bedavacılığa ve felakete sürükler. Vatandaşlarımızı “Bunun bana ne faydası var” fikrinden vazgeçirip, “Ben bu ülkenin, bu milletin kalkınması ve onuru için nasıl bir katkı yapabilirim” fikrine yönlendirmeliyiz. Veren elin alan elden daha onurlu olduğunu, veren el olmak için de emek vermek, çalışmak, ter dökmek gerektiğini öğretmeliyiz. Devletin “Züğürt Ağa” olmadığını, istenilen her şeyi veremeyeceğini, Devletin (Esasen Milletin) kaynaklarının sınırlı olduğunu; Milletin de “Maraba” olmadığını, istediği her şeyi Devletten alamayacağını, emek olmadan yemek olmayacağını öğretmeliyiz; bunu da karar ve uygulamalarımızla göstermeliyiz. Özellikle yeni nesilleri vatan, millet ve insanlık lehine kurtarmayı mutlaka başarmalıyız. Yaşanan ahlaki, sosyal, kültürel erozyon belki ortalama 100 yılda gerçekleşti, biz bu çarkı geri döndürmeliyiz, ama 100 yıl beklemeye tahammülümüz yok, çözüm zamanını hızlandırmalıyız; küsmeden, darılmadan, samimiyetle çalışmalı; bıkmadan, usanmadan, kararlı bir şekilde yola devam etmeliyiz. Kazanan bu ülkede yaşayan herkes olur, hepimiz oluruz, gelecek nesillerimiz olur, insanlık olur. Millet ve ülke olarak, hep beraber huzurlu, müreffeh ve güzel günlere hızlı bir şekilde ulaşabilmek dileğiyle… Bayram YILMAZ Bulancak Kaymakamı 14 Aralık 2007 |