ESKİ HABERLER 1 PDF Yazdır ePosta
Son Haberler
Salı, 22 Temmuz 2008 13:12
 

DOYASIYA TAHYURT

   
 

Yazar yonetici   

Cuma, 09 Mayıs 2008

 
 

2008 Mayıs ayının ilk günlerinde sizler için tespit ettiğimiz Tahyurt görüntüleri... Nereden bakarsanız bir başka güzel, bir başka hatıra yüklü...

 

 

RESİM VE YAZI GÖNDERMEK İSTER MİSİNİZ?

   

 

 

Yazar Administrator   

Perşembe, 09 Şubat 2006

Değerli Hemşehrilerimizin köyümüz, aileleri, kendileri veya uygun görecekleri bir konuda sitemizde yayınlanmak üzere yazı veya resim göderebilecekleri iletişim adresi: Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
 

MİLLİ TAKIMDA BİR TAHYURTLU

   

 

 

Yazar yonetici   

Perşembe, 08 Mayıs 2008

 

Ahmet Çavuşlardan Emin'in oğlu Rıza'nın Milli Takım yötetici ve oyuncularıyla çektirdiği resimlerden bazıları...

  
  

İLKBAHARDA KÖYDE HAYAT

   

 

 

Yazar yonetici   

Perşembe, 03 Nisan 2008



Kış mevsiminin sona erip, hayatın yeniden canlanmya başladığı ilkbaharın ilk döneminde köylülerimizden site ziyaretçilerimize yürekten selamlarla...

 

  
  

MART 2008 TAHYURT

   

 

 

Yazar yonetici   

Cuma, 28 Mart 2008

 

22 Mart 2008 gününe ait Tahyurt görüntülerini sizler için yayınlıyoruz.

 

  
 

Yüksel DEMİRKOPARAN'dan Sergi Eserleri

   
 

Yazar yonetici   

Cuma, 28 Mart 2008

 

Köylümüz Yüksel DEMİRKOPARAN'ın geçen yıl Kayseri'de açmış olduğu Hat Sanatları Sergisinden 2 eseri...

 

 

 

 

YAZI TÜRÜ: CELİ TALIK

AYET- İ KERİME

OKUNUŞU: VABUD RABBEKE HATTA YETİYEKEL YAKIIN.

MANASI:ÖLÜM SANA GELİNCEYE KADAR RABBİNE İBADET ET.

 

yazı çeşidi: celi talık

okunuşu :HAK MEDED

   

KÖY MUHTARLARIMIZ

   

 

 

Yazar yonetici   

Cuma, 28 Mart 2008

  KÖY MUHTARLARIMIZ 

-ALİ KAA

-HASAN KAA

-SÜLEYMAN KAA

-GÖK YUSUF( GÖKSÜK HÜSEYİN’İN DEDESİ)

 

-OSMAN KAA (seferberlik döneminde 15 yıl muhtarlık yaptı)

-BEKİR AĞA

-BAHRİ EFENDİ (18 yıl muhtarlık yaptı)

-KARA ÜSSÜN (CEMAL DEMİRKOPARANIN BABASI)

-MAHMUT ÖZTÜRK (MAŞA)

-AHMET ÇAVUŞ

-ŞUAYİP ALACAHAN

-HACIİSMAİL ÖZTÜRK

-HASAN ÖZTÜRK

-HAKKI YİĞİT

-MEHMET BİLGİN ( okul yapıldı, su şebekesi, elektirik, yol, su deposu, cami.)

-BEKİR ÖZTÜRK (sağlık ocağı, yol çakıllama, telefon, taş minare, mezarlık çevrildi, kuran kursu)

-ABDULLAH KAYA

-FAHRETTİN BİLGİN(ağaçlandırma çalışmaları, tatlı su çeşmeleri tamiri)

-ABDULLAH KAYA [(3 DÖMEMDİR)*kanalizasyon, su kuyusu, eni okul, yol asfaltlandı, çocuklara sosyal yardımdan ödenek, yıllardır süren büyüktepe davası barışçıl yollarla noktalndı ve köy adına satın alındı, elektrik direkleri yenilendi, resmi kuran kursu eğitmeni atandı, kutlu doğum etkinlikleri ilk defa bu dönende gerçekleşti, kadastro köyün menkul ve gayri menkullerini tapuladı)]

 

(Bu güzel çalışması için Selim ALACAHAN’a teşekkür ederiz).

  
 
    
 

Yazar yonetici   

Cuma, 28 Mart 2008

 İMAMLARIMIZ 

-HACI SAİT EFENDİ (MÜDERRİS).

-EMİN EFENDİ (Din Görevlisi).

-MAHMUT DEMİRKOPARAN (Hatip).

-HACI HOCA DEMİRKOPARAN.

 

-KARA MEHMET (cami restore işleri, kuran kursu yapıldı).

-DURAN ÇAKIR (imamevi yapıldı).

-BAYRAM TEKİN (kutlu doğum düzenlendi).

-VEYSEL ÖZKAN.

 

 

KÖYÜMÜZDE İLKLER

   
 

Yazar yonetici   

Cuma, 28 Mart 2008

 
KÖYÜMÜZDE İLKLER  

-İlk eski camiyi Hatipin dedesi Mahmut Ağa (Demirkoparan) yaptırmış.

-İlk radyoyu Emin Efendi getirmiş.

-İlk traktörü Ahmet Çavuş almış.

 

-İlk yurt dışına giden gurbetçilerimiz Mustafa Polat, Teyyar Yılmaz.

-İlk öğretmen Hüseyin Subaşı

-İlk resmi imam Mehmet Polat( Kara Mehmet)

-İlk televizyonu Hasan Öksüz almış.

-İlk değirmeni Hasan Gökçe (Kara Hasan) kurmuş.

-İlk bakkalı Ali Mehmet Öcalan açmış.

-İlk çatılı evi Mehmet Bilgin yapmış.

-İlk hatip Mahmut Demirkoparan

-İlk yol yapımı amatör olarak Bahri efendi dönemi

-İlk ticari otobüsü Erol Bilgin almış.

-Köye Vali ilk defa 1956 yılında hasar tesbiti için gelmiş (Vali Kadri EROĞAN).

-Elektirik 1981 yılında geldi.

 

(Selim ALACAHAN’a teşekkür ederiz).

   

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...

   

 

 

Yazar yonetici   

Salı, 25 Mart 2008

 

 

KÖYÜMÜZDE GÖREV YAPAN OKUL MÜDÜRLERİMİZ

YILLAR

OKUL MÜDÜRÜ

1965-1969

NECATİ YAMAN

1969-1970

CAFER SÖNMEZ

1971-1973

BEKİR ÇEVİK

1974-1978

ARİF SIRRI ŞİRİN

1978-1982

RECEP İLHAN

1982-1984

ALAADDİN GÜLEŞHAN

1985-1991

TOKAY AYTAÇ

1992-1993

ADEM TURAN

1993-1994

İLHAN ÜNİVAR

1994-1997

HÜSEYİN EKİCİ

1997-2003

MUSTAFA DURSUN

2003-2004

NİMET AYDIN

2004-2005

GÜLCAN ŞAN

2005-2008

İLYAS KARA

(Bu çalışmasından dolayı Selim ALACAHAN'a teşekkür ederiz)

  

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ

   

 

 

Yazar yonetici   

Pazartesi, 24 Mart 2008

Kara toprak kimleri almadı ki...

 

 

 

 

 

 


Hacı Bayram oğlu Fevzi KARABULUT
--1956- 2005--

 

Hacı Bayram oğlu Ali KARABULUT

 

Hacı Bayram KARABULUT ve Güzeloğlan Köyünden Mahmut AYDIN


ALLAH hepsine rahmet eylesin

 

ANKARA'DAN SILAYA

   

 

 

Yazar yonetici   

Pazartesi, 24 Mart 2008

Ankara'da yaşayan köylülerimizden Hüseyin ve Yusuf YILMAZ kardeşler. Kendilerine selamlarımızla birlikte sağlık dileklerimizi iletiyoruz.

 

 

 
  

ŞUBAT 2008 TAHYURT

   

 

 

Yazar yonetici   

Salı, 12 Şubat 2008

 

SON YILLARIN EN SOĞUK KIŞ MEVSİMİNİN YAŞANDIĞI KÖYÜMÜZ TAHYURT'TAN VE ÇEVRESİNDEN 7-8 ŞUBAT 2008 GÜNLERİNDE GÖRÜNTÜLEDİĞİMİZ MANZARALAR.

    

 

MÜSPET DÜŞÜNEBİLMEK

   
 

Yazar yonetici   

Salı, 12 Şubat 2008

 

Bayram YILMAZ'ın İdarecinin Sesi Dergisinde Aralık ayında yayınlanan yazısını sitemiz de de yayınlıyoruz.

  

MÜSPET DÜŞÜNEBİLMEK

 

           

Eğitimci bir arkadaş yıllar önce “insan 40 yaşından sonra başkalarını, çevresini çok daha fazla düşünmeye başlıyor; memleket için, hemşerileri için, millet için daha faydalı olabilmeyi arzuluyor” demişti. Bunu söylerken kendisi 40 yaşını geçmişti. Görev yaptığı okulunu güzelleştirmek için, öğrencilerinin başarısı için olağanüstü gayret gösteriyor; çevresinde olan bitenlere kafa yoruyor, fikirler üretiyor, var olan ve muhtemel sorunlara pratik ve mantıklı çözümler bulmaya çalışıyordu. Bu fikirlerini de çevresindekilerle zaman zaman paylaşıyordu.  O arkadaşın söylediklerindeki espriyi şimdi daha iyi anlayabiliyorum. “Kemale ermek” dedikleri bu olsa gerek.

 

Milletin hizmetinde bulunan Kemale Ermiş olanların hoşgörüsüne sığınarak, memlekete ve insanımıza dair âcizane bazı düşünce ve tespitlerimi aktarmak istiyorum.

 

Aşk ağlatır, dert söyletir…

 

Normal şartlar altında beklenmeyen insan ve grup davranışlarıyla ve olaylarla karşılaştığımızda hayrete düşmeden, çoğu zaman da üzülmeden edemiyor, bazen de kızdığımız oluyordur. Bu durumda “Aşk ağlatır, dert söyletir”diyor,  bazen de alıyoruz kağıdı kalemi elimize.

 

Yüzme dediğin ne ki!

 

Görev yaptığım illerin birinde, yaz aylarında bir hafta sonu Valimiz ve birkaç Meslektaşımız ile birlikte il sınırları içerisindeki bir baraj kenarına gitmiştik. Barajın bulunduğumuz kısmında deniz kenarını aratmayacak bir kumsal oluşmuştu.  Sahilde 9 - 10 vatandaş vardı; hiçbiri bizi tanımıyordu, kendimizi de tanıtmadık.  Selamlaşmadan sonra Valimiz “içinizde iyi yüzebilen var mı, kendine güvenen varsa karşı tarafa kadar yüzelim, yarışalım bakalım, sizi geçebilir miyim?” deyince daha genç olanlardan 2 kişi yüzebileceklerini söylediler. Bulunduğumuz yerden barajın karşı yakası yaklaşık 500 m kadardı; yani yüzme mesafesi gidiş geliş 1 km idi. Valimiz dahil üç yüzücü yüzmeye başladılar. Yüzücüler yoluna devam ededursunlar sahilde duran bizim hemşeriler başladılar yorumlarına;

 

-Mümkün değil, başaramazlar canım…

-Ben söyleyeyim size, yüzemezler, karşı taraf gitmek gelmek şöyle dursun, yarısını bile gidemezler, şimdi dönerler geri…

-Aha şimdi boğulurlar…

-Bu adam da nereden çıktı ki…

-Gidecekler pisipisine, yazık olacak, zaten suyun da akıntılı yeri…

-Ula hemşerim deli misiniz…Hey geri dönün looo”…  vesaire vesaire…

 

Ümitsizliğin, güvensizliğin, olumsuzluğun, negatifliğin bini bir para. Biri bırakıyor öbürü alıyor, hem de daha yüksek sesle, daha etkili cümlelerle.

 

İçlerinden hiçbiri;

 

“Helal olsun gençlere, haydi aslanlarım yüzebilirsiniz, başarabilirsiniz; bir ne demek iki defa hatta üç defa da yüzerler; Allah yardımcınız olsun...” demiyor, diyemiyor, herkes negatif düşünüyor, bizden birilerinin başarabileceğine inanmıyorlar…

 

Suç o vatandaşlarda değil, çünkü öyle görmüş, öyle yetiştirilmişler.

 

Gelelim Valimize ve iki gence. Üçü de aslanlar gibi karşı tarafa yüzerek gitti geldiler, hem de neredeyse hiç dinlenmeden.

 

Tabi ki finalde alkışlar, başlangıçtakinin tersine ambalajı açılmamış övgüler, övgüler… Valimiz de ilin Valisi olduğunu söyleyince işin rengi iyice değişti. Koyu bir sohbet başladı. Ben ve diğer meslektaşlarımız yüzücüler suda iken sahildeki yorumcularla beklediğimiz için bütün yorumlarını duyduk tabi ki. Bunu bildikleri için, iki de bir hatırlıyor olsalar gerek ki mahcup bir şekilde bize bakıp duruyorlardı; biz de olumsuz, güvensiz, negatif sözleri bir anda unuttuk; kulağa da, kalbe de, mantığa da daha hoş gelen güven verici, olumlu sözleri, alkışları ve övgüleri Valimiz, iki genç Hemşerimiz, kendimiz ve Milletimiz adına yudum yudum aldık kabul ettik.

 

Valimizin ve iki gencin davranışı, cesareti, kendilerine olan güvenleri ve başarıları orada bulunanların hepsini etkiledi. Sonunda hepsinin dudaklarından “Hepimiz yüzeriz canım, bizim köyün hepsi yüzer, hem de 7’den 70’e…” sözleri döküldü.

 

Kalkma zamanı geldi, vedalaştık oradan ayrıldık. 

 

Bu hususta sayısız misaller vermek mümkün. Görev yaptığım ilçenin önemli turizm merkezlerinden biri olan, ilçeye 45 km mesafedeki bir yaylanın, onlarca köy tarafından da kullanılan yolunu 2007 yılı KÖYDES Projesi kapsamında asfalt yapmaya karar verdiğimizde;

 

- “Her türlü iddiaya varım mümkün değil… Yapamazsınız, başaramazsınız… Yapın da görelim… Yıllarca yapılamamış, size mi kalmış bunu başarmak…” gibi sayısız negatif düşünce ve ümitsiz, güvensiz insanla karşılaştık. Anadolu’da bu duruma “Hasetlik” veya “Hasatlık” derler. Ama bu işin olacağına inanmış birkaç mesai arkadaşımla birlikte yayla yolunun asfalt işini özel sektöre ihale ederek zamanında yapılmasını sağladık; bu başarı da bize öncekilerin söylediklerini unutturdu.

 

Kim doğru söylüyor?

 

Görev yaptığım ilçelerin birinde bir kış başlangıcında, kar’dan kapanan yolları açmak üzere gönderdiğimiz iki Greyderin çalışmalarını yerinde görmek ve bölgedeki Vatandaşlarla görüşmek üzere, Şoförümle birlikte gittiğimiz güzergâhtaki bir yola yamaçlardan taş parçaları gelmiş olduğunu görerek durup taşları aldık. Yalnız yolun tam ortasına düşmüş olan 30-35 cm çapındaki bir taşı “Bakalım biri alacak mı” diye özellikle almadık, yolda bıraktık. Yaklaşık 2,5 saat sonra aynı yoldan geri dönerken içimden hep “O taşı duyarlı bir Vatandaş almıştır mutlaka” dedim ama maalesef bu süre içerisinde yoldan geçen 20 – 25 araçtan tek bir duyarlı Vatandaşın çıkıp da o taşı almadığını gördük. Bu kadar mı duyarsız olduk, bu kadar mı tembel olduk, bu kadar mı vurdum duymaz olduk diye üzüldüm ve o taşı tekrar kendimiz yoldan alarak kenara attık.

 

 Derler ki; olumlu veya olumsuz olaylar ve gelişmeler karşısında insanın aklına ilk gelen insani ve rahmani fısıltıdır; iyiliği emreder, kötülükten sakınmayı öğütler, güzelliği, merhameti fısıldar, müspet düşünmeyi, aynı yönde karar almayı ve davranmayı öğütler. Ancak birkaç saniye sonra başka bir fısıltı “sakın yapma, ilgilenme, yardım etme, sana ne, sana mı kalmış, memleketi sen mi kurtaracaksın” der; işte bu ses de şeytani fısıltıdır; kötülüğü, olumsuzluğu, bozgunculuğu, fitneyi, kıskançlığı, bana neciliği fısıldar.

 

Aslında baraj kenarındaki vatandaşlar da, asfalt konusunda yorum yapan değerli hemşerilerimiz de ilk anda iyimser düşünüyorlar, işlerin başarılabileceğini biliyorlar da bir türlü bunu dile getiremiyorlar. Yoldaki taşı oradan geçen araçlardaki Vatandaşların hepsi de görüyor,  taşın alınması gerektiğini de ilk anda düşünüyor, ancak başka bir ses “Boş ver, biri alır, sana mı kalmış” diyor ve araçlar durmadan yola devam ediyor.

 

Akıllı, iradesi güçlü, medeni ve insani yönü ağır basan, kişiliği gelişmiş, onurlu insanların ilk fısıltıya kulak vermeleri gerektiği ifade edilir ve beklenir.

 

Hasetlik neye yarar?

Negatif düşünceye sahip, hasetlik içindeki insanın kendine ve çevresindekilere güveni yoktur. Bu güvensizlik sevgisizliği, sevgisizlik bezginliği, bezginlik tembelliği, tembellik çalışmamayı, çalışmamak üretmemeyi, üretmemek muhtaçlığı, muhtaçlık acizliği, acizlik dilenciliği, dilencilik hayasızlığı, hayasızlık insani değerlere ihaneti, ihanet yıkımı, yıkım da mutsuzluğu getirir.

 

Bu zincirin herhangi bir halkasında mutlaka müdahale edilmeli; kişi de, aile de, toplum da, ülke de hasedin sebep olduğu mutsuzluktan, yıkımdan kurtarılmalıdır. Çünkü haset, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün güzellikleri yer tüketir.

 

Müspet düşünce yapısına sahip, iyiliksever insan da kendine ve çevresindekilere güvenir. Bu güven sevgiyi, sevgi sorumluluğu, sorumluluk cesareti, cesaret çalışmayı, çalışmak üretmeyi, üretmek varlığı, varlık gücü, güç verebilmeyi, verebilmek erdemliliği, erdem sadakati, sadakat istikrarı, istikrar da mutluluğu getirir.

 

Bu durumun birey hayatında da, aile hayatında da, milletlerin hayatında da, devletler için de geçerli olduğunu düşünüyorum.

                                  

Victor Hugo “Bedeni iyileştirmek için önce yüreği iyileştirmek gerekir” diyor. Beden ve ruh sağlığını iyileştirmek isteyen herkes ilk önce olumlu düşünmeyi öğrenmelidir.

 

Bir de “Hayır dile komşuna, hayır gele başına derler”. Devamlı mutlu olmak istiyorsak iyiliksever olmak, yapıcı düşünmek durumundayız.

Ah o uzaylılar, onlar olmasa var ya ..!

 

Neden negatif düşünürüz? Neden mızıkçılık yaparız? Neden hasetlik yaparız? Neden insanımızı beğenmeyiz, onlara neden itibar etmeyiz? Neden yapılan işleri beğenmez, mutlaka bir hata ararız? Neden birbirimize güvenmeyiz? Neden bardağın hep boş kısmını görürüz de dolu kısmını göremeyiz? Neden hatayı kendimizde değil de hep başkalarında ararız? En önemlisi de neden sorunlarımızı kendimiz çözmeye çalışmayız da hep bir kurtarıcı bekleriz? Neden geri kalmışlığımızın, eğitimsizliğimizin, cahilliğimizin, sorunlarımızın müsebbibinin Amerikalılar, Avrupalılar, Uzaylılar, bilmem kimler olduğunu düşünür, suçu hep yabancılara atarız. “Ah o dış düşmanlar var ya” der işin kolayına kaçarız.

 

-Onlar olmasa var ya, biz neler yaparız; hep onlar bize engel oluyor; bizi istemiyorlar canım!...

 

Hatalı ne dağlar taşlar, ne dış düşmanlar, ne de uzaylılar. Hatalı, yıllarca milletin idaresine talip olmuş olanlar; yıllarca milletin umutlarını, zamanını çalmış olanlar; kendi beceriksizlerini unutturmak, ört-bas etmek için dikkatleri başka yöne çekip, başkalarını suçlayanlar; velhasıl milleti aldatanlar.

 

Bizi sevmeyen, her fırsatta her yönden bizi yıpratmaya çalışan, sonra da yüzümüze bakarak sırıtan Amerikalısı da, Avrupalısı da, bilmem nerelisi de güçlü olabilirsek önümüzde diz çökecektir eminim.

 

Bizim ipleri de bir deneyin bakalım…

 

 Ne zaman, nasıl yerleşti bu söz dilimize bilemem ama “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” derken bizim iplere ayıp etmiyor muyuz? Bizim 70-80 kiloyu taşıyabilecek sağlamlıkta ipimiz, halatımız, urganımız yok mu yani?

 

Bizim milletimize ait olmadığını düşündüğüm şu olumsuz sözlere bakalım; “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır”  derken de, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” derken de farkında olmadan bana ne, bana mı kaldı dürüstlük demiyor muyuz? Çalışmamayı, mücadele etmemeyi, tembelliği tercih etmiyor muyuz? Bir gün o yılanın bizi de zehirleyebileceğine neden ihtimal vermiyoruz?

 

Tembellik ederek bedava, acı sirke içeceğimize, çalışarak emek vererek helalinden bal yemek için neden gayret etmeyiz?  Neden çalışmaya, üretmeye gelince tembelliği, işin kolayını seçeriz de yemeye, paylaşmaya gelince “İş olursa sıvış, aş olursa iliş” diyerek hak iddia ederiz?  Neden  “Üzümünü ye bağını sorma” derken yediğimizin içtiğimizin nerden geldiğini, kime ait olduğunu, hakkımız olup olmadığını sormayız? Neden çalışıp başkalarına muhtaç olmadan onurumuzla yaşamak için çalışmayız; kalkınmayı, büyümeyi düşünmeyiz de “Ayağını yorganına göre uzat” diyerek aç açık gezmeye devam ederiz?

 

Gelişmeler ümit verici

 

Kendimize de milletimize de bir güvenebilsek, bir inanabilsek, neler başarmayız neler. Son yıllarda yaşanan güzel gelişmeler karamsar tabloyu yok etmeye, ümitlerimizi tomurcuklandırmaya, bu Milletin fertlerine “vatandaş olmanın hazzını tattırmaya” başlamıştır. Çalışınca, gayret edince neleri başarabildiğimize bir bakalım; işte bazıları:

 

-Enflasyon yıllık üç haneli rakamlardan tek haneli rakamlara düşmedi mi?

-Paramızdan üç sıfır silindi; torbalarla para taşımaktan, diğer ülkelere karşı utanmaktan kurtulmadık mı? Paramız değer kazanmadı mı?

-Dolar ve Euro, yani yabancı matbaadan çıkmış renkli kâğıtlar yatırım aracı olmaktan çıkmadı mı?

-Faizler yıllık üç haneli rakamlardan nerdeyse tek haneli rakamlara inmedi mi?

-Euro-vizyon şarkı yarışmasında birincilik almadık mı?

-2002 Dünya Futbol Şampiyonasında üçüncü olmadık mı?

-Birkaç yabancı futbolcu oynamış olsa da takımda Galatasarayımız UEFA Şampiyonu olmadı mı?

-F-16’lar konusundaki başarılarımız…

-Sanayide, özellikle otomotiv sektöründeki başarılarımız…

-Yarım kalmış yatırımların tamamlanması…

-Bölünmüş yollar konusundaki hayal edilemez başarılar…

-KÖYDES sayesinde el değmemiş köy yolu kalmaması; yüz yıldır yapılamayanların üç yılda yapılması…

-Milletin yeniden vatandaş olmanın, keşfedilmenin onurunu yaşamaya başlaması…

-Köy okullarının bilgisayarla, internetle tanışması…

-Her il’de Üniversite…

-Milleti adam yerine koyan, onun dertleriyle dertlenen, onun değerlerine saygı duyan, milleti korkularından kurtarmaya çalışan, olumlu düşünebilen her seviyedeki dürüst, özgürlükçü idarecilerimizin sayısındaki artış…vs…vs.

 

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovmayalım artık!

On binlerce vatan evladının canına mal olan, on binlerce ocak söndüren, ciğerlerimizi maalesef yakmaya devam eden PKK terör olaylarının çıkış nedenlerinin bilimsel, sosyolojik ve idari yönden bugüne kadar ciddi bir şekilde, tam olarak araştırılmadığını düşünüyorum zaman zaman. “Kendine yer beğen”, “Sürdürürüm ha”…diyerek 1980 öncesi yıllarca Güneydoğuya, Doğuya sürdüğümüz küskün idarecilerin, bazen de hırsız ve tembellerin işlerle ilgilenmemesi, vatandaşla arasına duvarlar örmesi ve ilgisizliğinden yararlanan birilerinin araya girerek tertemiz halkımızı etkilemesi ve kandırmasının PKK terörünün çıkış sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemiyorum.

 

Neden o güzel İllerimizi, ilçelerimizi sürgünlük yerler olarak düşündük? Hakkari de Şırnak da bizim canımızdır, ciğerimizdir; pırıl pırıl vatandaşlarımızın yaşadığı vatan toprağıdır; hizmete de her şeyin en güzeline de layıktır.

 

Keşke doğru söyleyenleri kovmasaydık da söyledikleri doğrulardan ders ve ibret alabilseydik.

 

Milletin her ferdi değerlidir.

 

Bu ülkenin her şehrinde, Hakkari’den İstanbul’a, Van’dan İzmir’e,  Muğla’dan Kars’a kadar her köşesinde yaşayan her Türk Vatandaşı değerlidir, hepsi Birinci Sınıf Vatandaştır; hepsi bu ülkeyi de milletimizi de sever ve hepsinin özünde paha biçilmez bir cevher gizlidir. Ülkeyi ve milleti idare edenler neden bu cevheri keşfetmekte geç kaldı, neden zamanında işleyemedi? 

 

Örgüt, bölgenin geri kalmışlığından, eğitimsizlikten nemalanıyordu; son dönemde yaşanan güzel gelişmeler bu durumu tersine çevirmeye başlamıştır. Bölge insanı boş lafla bir yere varılamadığını, tereddütte olanlar da haklarını gerçekte kimin savunduğunu görmeye başlamıştır. Bu örgütün sonu demektir, zaten göstergeler misyonunu tamamlandığı yönündedir.

 

Eğitim seferberliği

 

Millete güveneceğiz, ona ve onun değerlerine saygı duyacağız; yani müspet düşüneceğiz, müspet davranacağız. Bir bardak suda fırtına koparmaktan, öküzün altında buzağı aramaktan vazgeçeceğiz. Milleti adam yerine koyacağız; ama her şeyden önce onu doğru eğiteceğiz. Bunun için acil olarak bir eğitim seferberliği başlatılmalı, acilen bir eğitim şurası toplanmalı, “Müspet düşünmenin önemi, bunun hızlı ve pratik öğretilme teknikleri, kararlara ve davranışlara yansıtılması, beklenen sonuçları” konusunda bir milli politika belirlenmeli ve kararlılıkla hayata geçirilmelidir.

 

Ailede eğitim, sokakta eğitim, okulda, camide, köyde, kahvede, pazarda, televizyonda, radyoda, gazetede, otobüste, trende, uçakta, fabrikada, tarlada, her yerde eğitim… Sadece laf olsun eğitimi değil, mutlaka ve kesinlikle “Doğru Eğitim”. 

 

Ne öğretilmeli?

 

Önce sabırlı olmayı öğrenmeliyiz. “İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir. İyiliğe karşı iyilik etmek satın aldığın bir şeyin parasını vermeye benzer” derler. Kötülüğe karşı kötülük karşı tarafın amacına hizmet etmektir. İyiliğe karşı iyilik etmemek hırsızlıktır. İyiliğe karşı kötülük etmek ise cezalandırmadır, alçaklıktır,  ihanettir.

 

Dürüstlüğü, iyiliği öğretmeliyiz; erinmeden, üşenmeden, kararlı bir şekilde, sabırlı bir şekilde, dürüst bir şekilde çalışmayı öğretmeliyiz.

 

Cenap ŞAHABETTİN Kusurumuz ne kadar çoksa, o kadar kusur ararız” diyor. Hoşgörüyü, insana saygıyı da öğretmeliyiz.  Başkalarını suçlamamayı öğretmeliyiz. Demokratik değerleri, yapıcı eleştiri yapmayı öğretmeliyiz. Bir kurtarıcı beklememeyi öğretmeliyiz. Bu memleketin bizim olduğunu, milletin de bizim milletimiz olduğunu öğretmeliyiz. Hasetliğin mutsuzluk getirdiğini, iyilikseverliğin de mutluluk getirdiğini anlatmalıyız.

 

Kendimiz için istediğimiz güzelliklerin benzerini başkaları için de istemeyi, onlara da layık görmeyi öğrenmeliyiz.

 

“İğneyi kendine çuvaldızı başkasına” diye bir söz var ya; çevremizde olan bitenlere bakarak, aklımızla, tecrübemizle, geçmişte yaşananlardan da ibret alarak “Her ikisinin de can yaktığını”,  “Ne kendimize iğne ne de başkasına çuvaldız batırmaya gerek olmadığını” artık anlamalıyız.

 

Avarenin arkadaşı şeytandır; Şeytan insanı kötülüğe, tembelliğe, bedavacılığa ve felakete sürükler. Vatandaşlarımızı “Bunun bana ne faydası var” fikrinden vazgeçirip, “Ben bu ülkenin, bu milletin kalkınması ve onuru için nasıl bir katkı yapabilirim” fikrine yönlendirmeliyiz. Veren elin alan elden daha onurlu olduğunu,  veren el olmak için de emek vermek, çalışmak, ter dökmek gerektiğini öğretmeliyiz.

 

Devletin “Züğürt Ağa” olmadığını, istenilen her şeyi veremeyeceğini, Devletin (Esasen Milletin) kaynaklarının sınırlı olduğunu; Milletin de “Maraba” olmadığını, istediği her şeyi Devletten alamayacağını, emek olmadan yemek olmayacağını öğretmeliyiz; bunu da karar ve uygulamalarımızla göstermeliyiz.

 

Özellikle yeni nesilleri vatan, millet ve insanlık lehine kurtarmayı mutlaka başarmalıyız.

 

Yaşanan ahlaki, sosyal, kültürel erozyon belki ortalama 100 yılda gerçekleşti, biz bu çarkı geri döndürmeliyiz, ama 100 yıl beklemeye tahammülümüz yok, çözüm zamanını hızlandırmalıyız; küsmeden, darılmadan, samimiyetle çalışmalı; bıkmadan, usanmadan, kararlı bir şekilde yola devam etmeliyiz. Kazanan bu ülkede yaşayan herkes olur, hepimiz oluruz, gelecek nesillerimiz olur, insanlık olur.

 

Millet ve ülke olarak, hep beraber huzurlu, müreffeh ve güzel günlere hızlı bir şekilde ulaşabilmek dileğiyle…

 

 

 

Bayram YILMAZ

 Bulancak Kaymakamı

 

            14 Aralık 2007

 

KÖYLÜ DEMEK NE DEMEK?

   

 

 

Yazar yonetici   

Salı, 05 Şubat 2008

  

Dağın yamacında bir Gül’düm.

Anne ve Babamın bir tanesiydim.

Yolumu mertçe yürüdüm.

Şehirli nedir ki Köyde büyüdüm.

 

Her şeyin en güzeli orada.

İnsanlığın özeli orada.

Yalancılık yok namımda.

Şehirli nedir ki Köyde büyüdüm.



Kimisi köylüsün dediler.

Görgüsüzce gülümsediler.

Oysa ne özeldir bilemediler.

Şehirli nedir ki Köyde büyüdüm.



Dürüstlüğü kendimde bildim.

Kötülüğü bir kenara attım.

Haince sırtımdan vuruldum.

Şehirli nedir ki Köyde büyüdüm.



İyiyi kötüyü tartıya aldım.

Kendimce ben de bir âlimdim.

Hainlerin hikâyesini yazdım

Guruluyum işte Tahyurt’ta büyüdüm.



Yazan: Gülcihan KARABULUT(ÖZKAN)

  

KÖYÜMÜZÜN NÜFUSU BELLİ OLDU

   

 

 

Yazar yonetici   

Çarşamba, 23 Ocak 2008

  

İçişleri Bakanlığı ile Türkiye İstatistik Kurmunun ortaklaşa yürüttüğü Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi çalışmaları sonuçları 21 Ocak 2008 günü açıklandı.

Buna göre köyümüzün nüfusu 453 olarak açıklandı.

Türkiye Nüfusu : 70.586.256

İlimizin, ilçelerin ve diğer komşu köylerin nüfusları ekte...

Sivas Geneli : 638.464
Sivas Merkez Nüfusu : 294.402

Şarkışla Genel Nüfusu : 41.950
Şarkışla İlçe Merkezi Nüfusu :20.851

Altınyayla genel Nüfusu : 10.548
Altınyayla İlçe Merkezi Nüfusu : 3.088

Köy

Toplam

Erkek

Kadın

 
 
 

Başören

290

154

136

 
  

Başyayla

452

221

231

 
  

Doğupinar

530

264

266

 
  

Gümüşdiğin

327

173

154

 
  

Güzeloğlan

563

281

282

 
  

Harmandali

256

139

117

 
  

Kizilhöyük

402

203

199

 
  

Kürkçüyurt

360

166

194

 
  

Mutubey

422

214

208

 
  

Paşaköy

117

61

56

 
  

Serinyayla

275

142

133

 
  

Tahtyurt

453

242

211

 
  

Taşlihöyük

514

253

261

 
  

Yassipinar

98

50

48

 
 

 

SİZDEN GELENLER

   
 

Yazar yonetici   

Cuma, 11 Ocak 2008

 

Hz.Mevlana'dan Güzel Sözler


Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...

 

Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül,kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?


Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.


Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.


Eşekten şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.

 

(Ahmet ALACAHAN … Bu ePosta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir )

 

Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gama binlerce defa aferin.

 

 

 

Yazar yonetici   

Çarşamba, 09 Ocak 2008

  

Giresun İli Bulancak İlçesi Kaymakamı olarak görev yapmakta olan Köylümüz Bayram YILMAZ'ın İdarecinin Sesi Dergisinin Temmuz - Ağustos 2007 - 123. sayısında yayınlanan yazısını Sitemizde de ekte yayınlıyoruz.

 

 

"Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar."


Mustafa Kemal ATATÜRK

 

 

MİLLİ  KABAHATLERİMİZ

 

Yaklaşık 20 yıldan beri güzel ülkemizin birbirinden güzel il ve ilçelerinde Vali Yardımcısı ve Kaymakam olarak görev yapmaktayım. Bu süre içerisinde vatandaşımızın ve kamu görevlilerinin devlete, idareye ve hizmete bakış açısı hep dikkatimi çekmiştir. Bu konuda çok duyarlı ve değerli Toplum Önderleri ve vatandaşların yanında devletini, milletini ve vatanını başka devlet, millet ve vatanlarla karıştıran, hizmete duyarsız insanlarla da karşılaştım. Dolayısıyla bu konuda sayısız hoş olay ve hatıranın yanında birçok da hoş olmayanları var hafızamda.

 

Duyarlı ve bilinçli insanların sayısının çok olduğu yerlerde hizmetin kalitesinin ve miktarının arttığını, maliyetlerin azaldığını, sonuçlarının daha kalıcı olduğunu tespit ettim.

 

Bu vatanda birçok değerli seçilmiş ve atanmış insanın yanında meslektaşlarımızın da daha kalkınmış, daha huzurlu, daha temiz bir Türkiye; daha onurlu, daha mutlu, daha eğitimli-kültürlü ve sağlıklı bir Millet arzusuyla hizmet etme gayret ve telaşı içinde olduklarını gördüm. Bitmeyen enerji ve tecrübeleri ile milletin ümidi olan, vatandaşın dertleri ile dertlenen ve sonunda kendisi dert sahibi olan birçok meslek büyüğümüzü tanıdım. Bütün olumsuz ve bıktırıcı şartlara rağmen “Ne yapalım! Acısıyla tatlısıyla bizim insanımız, bizim Vatanımız” inancıyla, bu milletin değerlerine saygılı bir şekilde, bıkmadan, usanmadan yola devam edebilme konusundaki sabır ve asaletlerinin en büyük meziyetlerinden biri olduğunu gördüm.

 

Bütün bu potansiyele, iyi niyete, sabıra ve çalışmaya rağmen bu ülkede bir şeylerin ters gittiğini, bazı uygulamaların yanlış olduğunu, bazı değerlerimizi kaybettiğimizi, bazı algılamalarımızın noksan ve yanlış olduğunu gözlemliyorum.

 

Yürütülmekte olan hizmetlerde, uygulanan sosyal yardımlarda ve özellikle son 3 yılda yoğunlaşan Köy Altyapı Destek çalışmalarında kamu görevlileri ile, vatandaşlarımızla, yerel idarecilerle, müteahhitler ve diğer iş yapanlarla çok yoğun mesailerimiz olmakta, bu kesimlerin “Devleti”, “İdareyi” ve “Hizmeti” tanımlama, değerlendirme konusundaki farklı bakış açılarını, beklentilerini yorumlamaya çalışmaktayım.

 

Burada, biraz karamsarlık havası da koksa, âcizane bazı düşünce ve tespitlerimi aktarmak istiyorum.

 

Evet, bu vatan bizim vatanımız, bu millet bizim milletimiz, bu devlet bizim devletimiz; ancak toplum olarak bize özgü bazı suça yakın “Kabahatlerimiz” var ki bunlardan kaynaklanan olumsuz sonuçları görmezlikten gelmek mümkün değil. İnsan “Hata kimde, suçlu kim acaba?”, “Bu gidişin sonu nereye varacak?”  diye düşünmeden de yapamıyor.

 

KABAHATLERİMİZ NELER?

 

            İşte ilk akla gelen ve çok sık rastlananlar:

 

Birinci Kabahatimiz hizmetin bize geldiğini kavrayamamış olmamız. Gelen hizmeti sanki o hizmeti getiren veya o hizmette çalışanların şahsi işleriymiş, sanki o köye, o beldeye yapılmıyormuş gibi, hatta hizmet başka bir ülkeye başka bir gezegene yapılıyormuş gibi algılamamız derhal vazgeçmemiz gereken bir Kabahat.

 

Hizmet senin köyüne, senin beldene geliyor Ey Benim Güzel Vatandaşım. Hizmete sahip çık; kazanan sen olursun, kazanan senin köylülerin olur, senin köyün olur.

 

İkinci ve en büyük Kabahatlerimizden biri de çoğumuzun “DEVLET” kavramını bir türlü şekillendirememiş olmamız. Bir kısmımız devleti “Kaf Dağının arkasında oturan, çok uzun boylu, 40 başlı, 50 ayaklı, 60 kollu, yiyen-içen, her nefes verdiğinden alev saçan, başları göklere değen,  hep yerinde oturan canlı bir yaratık” gibi görüyoruz; bir kısmımız “Her türlü imkâna sahip, her şeye gücü yeten, kaynakları sınırsız, istenilen her şeyi hemen verebilen, istediğimiz her şeyi mutlaka alabileceğimiz, hemen her yere derhal ulaşabilecek, yorulmaz-paslanmaz ve arıza yapmaz bir makine” olarak görüyoruz; bir kısmımız da devleti uzayda bir yerde sanıyor, “Atlantis” veya Xyz gibi bilinmeyen ülke olarak hayal ediyor; bir kısmımız her rastladığı kamu görevlisini veya kamu binasını devlet olarak görüyor; devletin esasen vatandaşın bizzat kendisi olduğunu, milletin örgütlü hali olduğunu bir türlü algılayamıyoruz.

 

İkinciye bağlı olarak üçüncü Kabahatimiz de hizmet için harcanan parayı başkalarının, veya “Atlantislilerin”, hatta Yunanistan’ın parası olarak görmemiz; bir türlü milletin, kendilerinin parası olduğunu, kendi emek ve vergilerinden ayrılan kaynak olduğunu, devletin malının deniz olmadığını kavrayamamış olmamız. Bu kaynaklar yanlış harcanmış, israf edilmiş, çar-çur edilmiş vatandaşın pek de umurunda değil doğrusu.

 

Asfalt sökme, kaldırım yenileme de bir başka milli kabahatimiz. Bir yıl asfalt yaptığı yolu ertesi yıl su hattı geçirmek için kazan aynı kurumun vurdum duymazlığı ile, bir yıl yer altı telefon hattı, ertesi yıl kanalizasyon borusu döşemek için aynı yolun defalarca kazılması, her yıl kaldırımları yenileyen birimlerin rahatlığı kabul edilir gibi değil.

 

Burada çocukluğumda söylenen bir şarkı aklıma geliyor:

 

“Vurun vurun vuralım, tahtaları kıralım;

Bizim köyde usta çok yeniden yaptıralım”…

 

Diğer bir Kabahatimiz de “Nasıl olsa biri yapar, biri alır” şeklindeki yanılgımız. Bazı vatandaşlarımızın  “Kent Kültürüne ve Ortak Yaşama Kurallarına uymama” yönündeki beceri ve yeteneği çok gelişmiş olduğundan elindeki pet şişeyi, bira şişesini, ambalajı, kâğıt mendili, sigara kutusu veya izmariti çok rahat bir şekilde herkesin kullandığı, kendisinin de gelip geçtiği cadde, kaldırım ve meydanlara atabiliyor. Bu hareketi yaparken de hep şunu düşünüyor:

            “Nasıl olsa biri alır, biri temizler”…

 

Veya kendi köyünün yolunda (hatta evinin yolunda) taşı, ağaç parçasını görüyor yine biri alır diye geçiyor. Birileri de almayınca bir süre sonra yaşadığımız çevrede ayak basacak temiz bir yer kalmıyor. Piknik alanlarımızın hali zaten çiçek bahçesi gibi…

 

            Bir de aracısız iş yapılamayacağına inanmışız veya inandırılmışız. Basit bir konuda hatırlı birinden aracılık talep eden vatandaşı bir yerde anlamak mümkün ama, o hatırlı kişiyi anlamak mümkün değil.  Talebin mantıklı veya haklı olup olmadığına, takibe değer olup olmadığına bakmadan, süzmeden, elemeden alıyor ele düşüyor yola. Aynı basit konuda, aynı hatırlı şahsın, bir günde, aynı görevliye 40 defa “Aloo” dediği oluyor. Esasen vatandaş ilgili birime doğrudan gitse talebi yerine getirilecektir.

 

KABAHATLİ  KİM?

 

Atalarımız “Ne ekersen onu biçersin demiş”.

 

Kabahatli kesinlikle vatandaş değil. Kabahatli olan kendini tanımlayamamış, çağdaş ve milli eğitimi planlayamamış, dolayısıyla vatandaşı eğitememiş, motive edememiş, çalışmadan yorulmadan geçinmenin yollarını teşvik etmiş, koltuk kavgası ve kaygısından kurtulup da vatandaşın derdi ile dertlenememiş, esasen vatandaşla kavgalı, hatta vatandaşla küsülü Hükümetler ile kendilerine hesap sorulmamış veya sorulamamış bildikleri gibi hareket etmiş bazı kolaycı, bananeci, vizyonsuz, misyonsuz icraatçılar; eğitimciler, vs; kısacası ihmalkârlık…

 

“Küstürdüm barışamam
Ayrıldım kavuşamam
Göz açtım seni gördüm
Yadınan konuşamam
Dert bende kara bende”

 

sözleri ile başlayan Erzincan yöremize ait Türküde olduğu gibi, her ne kadar ortada bir küskünlük, algılama-anlama hatası varsa da devlet millete, millet de devlete muhtaç; gidilecek başka yer, başka kimse yok.

 

Halen hizmet bekleyen köyler, mezralar, kasabalar ve şehirler var; her şeyi birilerinden bekleyen ama devleti de seven ve sayan, aynı zamanda devletten korkan bir millet var.  Bu ülkenin daha uzun süre ve yoğun hizmete, vatandaşın da eğitilmeye ve uyandırılmaya ihtiyacı var. Kısacası bu ülkede daha çoook iş ve aş var.

 

Biz içten, siz dıştan…

 

Burada Fuat Paşa’yı hatırlamadan geçmek olmaz:

Hariciye Nazırı Fuat Paşa'ya, Sultan Abdülaziz'in 1867'deki Avrupa seyahati esnasında Avrupalı bir diplomat sorar:

             "Dünyanın en güçlü devleti hangisidir?"

             Fuat paşa, hiç tereddüt etmeden cevap verir: "Osmanlı Devleti"!..

            Diplomat şaşırır... Çünkü Osmanlı Devleti, Avrupa’nın gözünde "Hasta adamdır"!. Nasıl olur da, böyle bir Osmanlı "Dünyanın en güçlü devleti" olabilir?

             Sebebini sorar Paşaya... Osmanlı Paşasının cevabı hayli ilginçtir. Fuat Paşa kendisinden emin şekilde "Evet" der, "Dünyanın en güçlü devleti, Osmanlı devletidir!... Baksanıza, yıllardan beri; biz içten, siz dıştan uğraştığınız halde, Osmanlı Devletini hala yıkamadık"!..

Ama, ne yazık ki; daha sonra içteki "Duyarsızlar ve bana neciler" ile "Dış dostlar" el ele verip, koskoca Osmanlı İmparatorluğunu yıktılar!...


           Biz halen güçlüyüz, ancak günümüzde de rastladığımız bu duyarsızlık devam etmemeli. İçeriyi karıştırmayalım; hizmete, millete ve devlete sahip çıkalım; enerjimizi dışarıdan gelebilecek müdahalelerin etkilerini azaltmak için harcayalım.

 

Bu duyarsızlık 1–2 yılda oluşmadı, son yüzyılın birikimi; tabiî ki 1–2 yılda da düzelmez; ancak bu milletin ve bu ülkenin bir yüzyıl daha bekleyecek zamanı ve tahammülü yok.

 

Hizmete ve ülkenin geleceğine sahip çıkılması yönünde son yıllarda ümit verici bir Milli Hassasiyet oluşmuş,  vatandaşla ve milletle barışma yolunda ciddi gelişmeler olmuş ve bunu destekleyecek uygulamalar çok memnuniyet verici bir aşamaya gelmiştir. Bir süre daha varlık içinde yoklukları yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

 

Ölüme Çare…

 

Karadenizlinin biri gazetenin sağlık köşesinde “Falanca hastalığa çare bulundu, artık şu hastalığa hiç rastlanılmıyor, ortalama insan ömrü her geçen gün uzuyor” şeklindeki yorum ve haberleri bir süre okuduktan sonra, içini çekerek:

 

            “Ooof of !... Bunlar bir gün ölüme de çare bulacaklar da, olan bize olacak” der. O hesap, bir gün biz de doğruları öğreneceğiz ve uygulayacağız; ama millet olarak hızlı olmamız lazım, yoksa hepimize yazık olacak endişesine katılıyorum.

 

ÇÖZÜM NE?

 

Ne yapılmalı?  Bu milleti yönetmeye talip olmuş insanlar ve kurumlar bu vatanda yaşayanları aydınlatmaya, kabahatlerinden vazgeçirmeye bıkmadan usanmadan devam edecek ve bu konuda azami gayret gösterecekler.

 

Bu konuda Milli Duyarlılığa sahip her Türk Aydını, her vatandaş kafa yormalı, gönüllü elçi olmalı, doğruları en az bir kişiye doğru olarak anlatmalı, izah etmeli; en önemlisi de çocuklarını doğru eğitmelidir.

 

Hizmetin vatandaşın kendisi için geldiğini, devletin bizim devletimiz olduğunu, devletin milletin ta kendisi olduğunu, hizmete harcanan paraların da vatandaşın kendi ortak paraları olduğunu, “devletin malının deniz olmadığını”, emeğin bizim emeğimiz olduğunu, ortaya çıkan eserlerin bizlerin evladı kıymetinde olduğunu, bunları korumamız gerektiğini her fırsatta, her ortamda anlatmaya devam edeceğiz.

 

Mimar Sinan ve Cendere

 

Yaptığımız işleri sağlam ve planlı yapmalıyız. Atalarımız “Aza erinen çoğa yorulur” demiş. 500 yıl önce yaptığı eserleri en küçük bir çatlak bile oluşmadan günümüze ulaşan Mimar Sinan’ın yanında, daha yapımından 3 yıl sonra çöken çağdaş teknoloji harikası binaları yapanları, kontrol edenleri ve teslim alanları hakikaten tebrik etmek, kesinlikle ödüllendirmek lazım.

 

Adıyaman Kahta ilçesinde 2000 yıl önce yapılan Cendere Köprüsü halen sapasağlam ayakta dururken, geçmiş yıllarda Cendere’yi trafiğe kapatarak korumak için yanına 20.yüzyılda yapılan köprülerin ilk sel ile yıkıldığını hep hatırlamalıyız ve ibret almalıyız.

 

Vatandaş Katkısı Şart

 

Yapılan hizmetlere Vatandaşın bir şekilde katkı yapması ve katılması sağlanmalıdır; hizmet vatandaşa mal edilmelidir. Bir ilimizde Orman Teşkilatının 2 defa ağaçlandırdığı ve her ikisinde de çevre köylülerin yaktığı, aynı köylüler ücret karşılığı da olsa çalıştırılarak 3.kez ağaçlandırılan ve her yıl ücret karşılığı bakımı yapılan ve sulattırılan bir orman arazisinin bu defa aynı köylülerce korunduğu örneğini de hep hatırlamalıyız.

            Bu ülkede, bu konularda çok güzel ve isabetli tespitler yapacak, çok mantıklı ve pratik önerilerde bulunacak çok değerli meslek mensuplarımız, bilim adamlarımız, bürokratlarımız, Belediye Başkanlarımız, siyasilerimiz, iş adamalarımız mutlaka vardır. Benimki sadece kısa bir deneme…  Bir de internette aradım, “Milli Kabahat” tamlamasını bulamadım. Bu tamlama da,  Türk İdari ve Siyasi Tarihine benim bir hediyem olsun.

Sonuç olarak:

"Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar" gerçeği “Milli Prensibimiz” olmalı ve bu prensip Kabahatlere meyilli vatandaşlara ve ilgililere mutlaka öğretilmelidir.

 

Millet ve ülke olarak, hep beraber mutlu, güzel günlere hızlı bir şekilde ulaşabilmek dileğiyle…

 

 

 

                                                                                                          Bayram YILMAZ

Bulancak Kaymakamı

 

14 Ağustos 2007

 

Yorum ekle

Yeni yorum eklemek için yeterli yetkiniz yok. Siteye kayıt olmanız gerekebilir.

Reklam

Flaş Haberler

Tahyurt Köyümüz Sivas İli Altınyayla İlçesine bağlı, ilçeye 13 km uzaklıkta, ortalama 2000 m rakımlı, Sivas - Kayseri (Pınarbaşı) sınırında kurulu bulunan, ortalama 100 haneli; görülmeye değer yaylaları, çeşmeleri, şifa deposu bitkileri ve besicilik ile meşhur bir köydür.

Anketler

Köyümüzün en önemli sorunu nedir?
 

Rastgele Resim

poyraz
poyrazpoyraz

Kimler Sitede

Şuanda 3 konuk çevrimiçi

Site Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün34
mod_vvisit_counterDün95
mod_vvisit_counterBu Hafta249
mod_vvisit_counterBu Ay249
mod_vvisit_counterTümü52679

Web sayfamızdan tam olarak yararlanmak için üye olmayı unutmayın. Yorum yapmak veya ziyaretçi defterini kulllanmak için gereklidir. Üyelik için tıklayınız.

Tahyurt'ta Hava




Bağlantılar